Paris’te Yemek Pişirmek


Cooking in Paris

Sıkışık Paris trafiğinde metre metre ilerliyoruz üstelik benzinin bitmesi an meselesi. Hikayenin öncesini hiç anlatmayacağım çünkü “Bizi şehir merkezine rahat rahat götürecek kadar benzin var depoda.” dediğim anı hala beynimden silmeye çalışıyorum. Herşeye rağmen mucizelere inanmak gerek sanırım çünkü bu her anı stresli geçen bu yolculuk, “Araba şimdi yolun ortasında kaldı kalacak!” derken bitiyor ve artık homurdanmaya başlayan motora rağmen aradığımız adrese ulaşmayı başarıyoruz. Üstelik bir önceki yıl yaptığımız gibi her şey bittikten sonra mekana gelmemişiz hatta 5-10 dakika erken bile. kısacık, modern saç kesimiyle göze çarpan, gencecik ve de incecik bir Fransız kadın her türlü ekipmanın olduğu profesyonel bir mutfağın kapısında bizi bekliyor.

O günkü eğitmen şefimiz olduğunu hemen anladığımız genç kadın, sade kıyafetinin üzerine taktığı bembeyaz önlüğü ile kendine güvenli ve yaptığı işi bilen bir havada. Herkes gelmeden hazırlıkları tamamlamaya çalışan telaşlı asistanına Fransızca birşeyler söylüyor.

Bizi görür görmez sıcak bir gülümsemeyle selamlayıp, çok yüksek ihtimalle “Diğer katılımcılar da gelir gelmez derse başlayacağız.” diyor. “Çok yüksek ihtimalle…” diyorum çünkü maalesef benim Fransızca bilgim kelimelerle sınırlı, hatta o kelimeler de ancak yemekle ilgili olanlar. Bir cümleyi bütün olarak anlamama neredeyse imkan yok. Hemen sonrasında aslında o günkü dersin de tamamen Fransızca olacağını idrak ediyoruz. Ne de olsa zarif şefimiz kendi dili dışında bir dil bilimiyor. Tabii adamlar da haklı, bizim gibi inatçı tiplerin kalkıp da Fransıca falan bilmeden Google Translate yardımıyla L’atelier des Chefs web sitesi üzerinden rezervasyon yaptırabilecekleri akıllarına nereden gelsin? Onlara sürpriz yapıp, gelmiş karşılarında duruyoruz. Fransızca bilmiyoruz ama hevesli gözlerle onlara bakıyoruz. Bıraksalar bir şey denmeden kendi kendimize tezgahlarda gördüğümüz ne varsa rendelemeye, doğramaya başlayacağız.

Diğer katılımcılar da geldiğinde (Hepsinin Fransız olduklarını söylememe gerek var mı?), herkes ellerini yıkıyor ve bize verilen önlükleri takıp yerlerimizi alıyoruz. Şefimiz o gün yapacağımız tariften bahsediyor ve ekipte Fransıca bilmeyen katılımcıları da düşünerek her bir malzemenin adını söyleyip parmağıyla da işaret ediyor (Fransızca’da poisson, courgettes, citron, beurre, noisette and huile d’olive kelimelerinin karşılıklarını bildiğimden kendimi tenzih ediyorum!)

İnanır mısınız bilmem ama gerçekten de mutfakta evrensel bir dil var. Birlikte yemek yaparken beş on dakika sonra karşı taraftakinin dilini bilmeseniz de ne demek istediğini bir şekilde anlamaya başlıyorsunuz. Herkes şefin dediklerini yapmaya başlıyor ve bir anda her köşede birileri malzemeleri kesmeye, doğramaya, rendelemeye koyuluyor. Bu derste yapacağımız yemek; kabak ve coppa ( bir tür İtalyan şarküteri ürünü, hayvanın omuz kısmındaki etlerden yapılıyor) yatağında servis edilen tereyağlı iskorpit balığı.

İskorpit filetolarındaki en ufak kılçıkları bile balık cımbızı ile çıkartmak bize verilen ilk ödev, böylece yemeği yerken kötü bir sürprizle de karşılaşma olasılığı ortadan kalkıyor. Yetenekli şefimiz kısa sürede arpacık soğanları ve kabakları nasıl doğrayacağımızı gösteriyor. Bizler de elimizden geldiği kadar hızla yaptıklarını tekrarlamaya çalışıyoruz. Malzemeler hemen hemen pişmeye hazır hale geliyor ve görünen o ki herkes bu işten pek bir keyif alır durumda.

İskorpit filetoları tavada pişerken hepimiz sabrımızın son noktasına çoktan geliyoruz. Bunu farkeden şefimiz de yemeğimiz birazdan hazır olacak diyor ve bana göre tarifin en ölümcül anı da işte tam burada yaşanıyor. Ayrı bir tavada yavaş yavaş esmerleştirdiğimiz tereyağını son dakikada balıkların üzerine boca ediyoruz. Tabii bu arada tereyağının kokusu, alımlı bir Fransız kadının parfümü gibi mutfağın dört bir yanına yayılıyor. Ve işte bu kadar! Şefimiz işareti veriyor ve tabakları servise hazır hale getiriyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi iskorpitler muhteşem pişmişler. Tabakta ne var ne yoksa silip süpürüyoruz. Günün sonunda hoş bir tecrübe yaşamış olarak herkese veda edip ayrılıyoruz. Paris’te yemek pişirmek de en az yemek kadar keyifliymiş. Şefimiz Fransızca dışında bir dil bilmese de, bizler ne dediğini bire bir anlayamasak da bu böyle. Çok pardon; poisson, courgettes, citron, beurre noisette, huile d’olive kelimelerini biliyordum değil mi? Kayıtlara geçsin, kendime haksızlık olmasın!


Malzemeler ( 6 kişilik)

  • 6 parça iskorpit filetosu
  • 6 küçük kabak (yarım halkalar şeklinde doğranmış)
  • 6-8 arpacık sopanı (ince doğranmış)
  • Bir adet misket limonu (lime) kabuğu rendesi
  • 50 g tereyağı
  • 100 g coppa (şeritler halinde kesilmiş) yerine ince füme et dilimleri kullanılabilir
  • 3 çorba kaşığı* zeytinyağı
  • ½ çay kaşığı* toz kırmızı biber
  • Deniz tuzu

* Bardak, çorba kaşığı ve çay kaşığı ölçüleri Amerikan ölçülerindeki ”cup”, “tablespoon” ve “teaspoon” karşılığıdır. Bu ölçüler için gerekli kapları mutfak malzemeleri satan yerlerden temin edebilirsiniz.

Yapılışı

1. 2 çorba kaşığı zeytinyağını yüksek atşte ısıtın ve soğanları ekleyin. Soğanlar şeffaflaşınca kabakları ekleyip biraz tuz atın ve sularını salıp, tıkırdayana kadar pişirin.
2. Coppa şeritlerini ve misket limonu rendesini de ekleyin ve bir kaç dakika daha pişirin. Bir başka küçük tencerede terayağını düşük ateşte eritin ve hafi fındık kabuğu rengi alana kadar pişirin. Altını kapatın.
3. Balık filetolarını tuz ve kırmızı birberle tatlandırdıktan sonra bir tavaya kalan zeytinyağını koyun ve yüksek ateşte ısıtın. Balıkların derili yüzü yavaya değecek şekilde yerleştirin ve 3 dakika kadar pişirin. Diğer yüzünü çevirip ateşi biraz kısın ve 3 dakika da bu yüzü pişirin. Son dakikada esmerleştirdiğimiz tereyağını ilave edin.
4. Boş tabaklara biraz balsamik kreması sıkıp, kabak-coppa karışımından bir kaşık ekledikten sonra iskorpit filetosunu en üste koyarak servis yapın.

, , , ,

  1. #1 by kumsal - January 30th, 2011 at 19:05

    İşin açıkçası özenmediğim değil. Aynı şeyleri yapmak istesem de, gerçek hayata geçiremeyip hayal olarak kaldığından, bunu gerçekleştirmiş birini taktir etmeden yapamadım. Ellerinize sağlık. Ve tabi damağınıza da:) Umarım Paris’ten haberler sadece bu yazıyla sınırlı kalmaz:) İyi çalışmalar.

  2. #2 by Selma – DUSBAHCESI - January 30th, 2011 at 19:24

    Fransizlarin cogu bilmez ingilizceyi. Ne kadar milliyetci, ne kadar inatcilar! Disney Land e gitmek nasip oldu birgun (paris yakinlarinda). Dusun ki oraya yurtdisindan gelen o kadar cok insan varki, orada ingizlice konusabilen 1 tane eleman bile bulamadik. Durum o kadar vahim:) Senin sefininde sadece fransizca konusmasi sasirtmadi beni !!

    Neyse gecelim Fransizlarin inadini da… baliklar muhtesem gorunuyor. O renk bile yeterli! Umarim bu yazinin devami gelir!!

    Bir onceki post ta cok istah acici. FIkir icin tsk. Ben ispanak pisirdigim zaman herzaman muskat eklerim, inanilmaz guzel lezzet katiyor. Sen patatese eklemissin, onu hic denemedim:)

    Hollandadan selamlar!!

  3. #3 by Ozhan - February 2nd, 2011 at 00:44

    Selma, beş parmağın beşi bir olmasa da dediğin gibi örnekler de az degil gerçekten. Bunun dışında bir Paris yazısı daha gelecek yakında ama yüksek ihtimalle araya bir kaç tarif daha girecek. Bu arada muskatı o kadar severim ki muskat değirmeni diye bir şey olsa yemek masasına koyar, karabiber gibi kullanırdım herhalde.

    Kumsal, çok teşekkürler umarım en kısa zamanda rüya gibi güzel bir Paris tatiliyle benzer planları sen de hayata geçirirsin. Bir sonraki köşede seni nelerin beklediğini hiç bilemiyorsun bu hayatta. Bugün uzak gibi görünen herhangi birşeyi yarın yanıbaşımızda bulabiliyoruz. Biraz daha Paris olacak yakında ama sonrasında çok daha farklı yerler ve farklı tatlar yine burada.

  4. #4 by gül esen - February 4th, 2011 at 10:15

    tebrikler, yemekkolik bir o kadar da paris sevdalısı olarak cesaretinize hayran kaldım.keşke bizler de onlar kadar mutfağımıza ve dilimize sahip çıkabilsek.biz de paris’te zorlanırız sanmıştık ama nasıl olduysa çok yardım aldık.ben sizi işinize gösterdiğiniz özen ve güzel tarifleriniz için tebrik etmek istiyorum.başından beri hep takip ediyorum sitenizi,gerçekten hayranlık uyandıracak kadar titiz çalışmalarınız.İstanbul’u terk edip Datça’ya yerleşen bir tatlıcı olarak bilin ki siz ve Cenk favorimsiniz. sevgiyle kalın ve hep yazın ki bizler de takip edelim.

  5. #5 by Ozhan - February 5th, 2011 at 16:01

    Size ne kadar özendiğimi gerçekten anlatamam. Mümkün olabilse şu an ilk yapacağım şey İstanbul’u terk edip Datça gibi muhteşem bir yere yerleşmek olurdu ama bir süre daha beklemek zorundayım maalesef bunun için. Zarif yorumunuz ve takdiriniz benim için gerçekten de çok anlamlı. Çok çok teşekkürler.

  6. #6 by dilek - March 5th, 2011 at 01:35

    yine harika bir yazı olmuş. yemekler de bir o kadar lezzetli görünüyor. ben ingilizce-fransızca mütercim tercüman adayıyım:) fransızcada bir problem yaşarsanız yardım etmek isterim. bu güzel yemeklerde benim de tuzum olsun :) )

  7. #7 by Ozhan - March 7th, 2011 at 17:34

    Çok sağol Dilek, tercüme konusunda yardıma ihtiyacım olabilir dediğin gibi. Özellikle google.translate’ten anlamlı birşey çıkaramadığım durumlarda senden yardım isteyebilirim. Görüşmek üzere…

(Sitede Yayınlanmayacak.)
  • Önceki Yazılar

    • Kestane-Rom Kremalı Rulo

    • Pancar Çorbası

    • Yeni Yıl Marshmallowları

    • Bir haftasonu kaçamağı: Alaçatı

    • Sebze Suyu

    • Kışa Veda Tartı

    • Mürver Çiçeği Kremalı Balkabaklı Whoopie Pay

    • Mimolet Peynirli ve Pestolu Krep

    • Paris’te Yemek Pişirmek

    • Muskatlı Patates Mücverleri Arasında Sote Edilmiş Pazı yaprakları

    • Zencefil ve Yeşil Elmalı Yeni Yıl Makaronları

    • Kağıtta Sebzeli Deniz Levreği

    • Güzel Haber!

    • Paris’te Yemek

    • Böğürtlen ve Zencefilli Sorbe